En iyisi bu yazıyı okumayın Seçimler bitti. Yorum üstüne yorum yapanları okuyorsunuz nasılsa. "Dün, dünde kaldığına ve de artık yeni şeyler söylemek lazım" geldiğine göre yüce Mevlana'nın düsturunca, biz de siz sevgili okuyucularla yeni bir konuda söyleşelim istedik. Transferler, yeni çalışmalar, hazırlık maçları derken, önümüzdeki dev bir alana, adına FUTBOL denilen deryaya dalmak üzereyiz. Öyleyse bu konuda biraz gezinelim bakalım. Bilmem, katılır mısınız?
Belli sporların toplumsal sınıflarla ilişkisi vardır. Örneğin atın üzerine binilerek yapılan at yarışları ile atın arkasına küçük bir araba takılarak yapılan yarışlar. Birinin kökleri şövalyelere kadar giden asillerin yaşantısından kaynaklanırken, diğeri atlarına taktıkları arabalarla süt taşıyan köylü/işçilerin birbirleriyle yaptıkları yarışlardan kaynaklanır. Bu fark, günümüz profesyonel yarışlarında dahi onları yapan ve izleyen kitlelerde görülebilir. Birçok sporun yapılabilmesi belli bir refah düzeyini var sayar. Örneğin bir golf, bir tenis, kış sporları alt sınıfların hiçbir zaman semtine bile uğrayamadıkları sporlardır.
Bu bakımdan futbol işçiler için en ideal spor koşulları sunar; biraz boş bir alan, dört tane taş ve bir de top işlevi görecek bezden, kâğıttan veya akla gelebilecek her şeyden yapılabilen bir "top" her yerde her zaman bulunabilir. Arkadaş grupları takımlar olur. Belli bir gelir düzeyi ve olanaklar gerekmez futbol için. Kombinasyon zenginliği, bireysel yeteneklerin, ortaklığın gücünü ortaya çıkarma ve geliştirme yaratıcılığı, kolay yapılabilir oluşu yanında, basit ama böylesine zengin olanaklar sunan başka bir spor yoktur futboldan başka. Futbolun büyüsü, bu müthiş sadeliği ve o ölçüde karmaşıklığındadır sanırım.
Ama ortada modern kapitalizm ve işçi sınıfı olmasaydı futbolun böyle yaygınlaşması mümkün olamazdı. Futbolun kendisi günümüz biçimiyle sanayi devrimi ve işçi sınıfının ürünüdür. İlk futbol kulübü 19. yüzyıl ortalarında, sanayi devriminden sonra, o günler için dünyanın fabrikası olan İngiltere'de kurulur. Futbolun yayılışı, dünyayı ele geçirmesi; bir bakıma kapitalizmin ve isçi sınıfının dünyayı ele geçirmesinin de en sağlam göstergesidir. Futbol bizde rebetiko, arabesk, davul zurnalı halaylı kutlamaları ile blue jean giyerek modern toplumu sırtında taşıyan işçi sınıfının en has ürünü olup elbette "ölmeye, ölmeye geldik!" bir alandır. Çünkü birey olarak toplumda büyük bir alan ya da önem taşımazken, taraftarlık denilen sihirli sözcükle takımıyla bütünleştirdiği kişiliği, gruplaşarak önem ve geniş bir alan kazanır.
Sermayenin gücü burada devreye girer; yani bu gruplaşmaları, takımdaş olmayı destekler, takımlara yatırım yaparak her yıl heyecanın ve yeniden başlayacak yarışmanın ateşini körükler. Bu sayede fabrikasında çalıştığı kenti kolayca benimser işçi sınıfı. Toplu hareket etme konusunda ruhen tatmin olduğu için de kendi sınıfının haklarını korumak için bir araya gelmek, organize olmakta, sendikalaşmada isteksiz davranır. Yetmez uluslar arası arenalarda boy gösteren futbol takımı ile de bütünleşerek ulus ile bütünleşir; ulus devletin teminatı oluverir. Sermaye ve iktidarların istediği tam da budur.
Futbolla yatıp kalkan bir işçi çağdaş üretim ve yaşam süreçlerinin yarattığı fizyolojik, ruhsal yorgunlukları, yıpranmaları, gerilimleri daha kolaylıkla atıp kendini yenileyebilir. Bu da iş gücünün düzenli ve istikrarlı kullanımını, onun kendini yenilemesi için gerekli sosyal masrafların azalmasını getirir.
Ayrıca çağdaş kapitalizm sağladığı bazı sosyal haklarla işçinin aile kurmasını destekler. Çünkü kadının sistem tarafından ödenmemiş emeği; (bedava ev kadınlığı mesleği) iş gücünün üretim ve yeniden üretimin sosyal masraflarını azaltır, ücretlerin düşük tutulmasını sağlar. Böylece sermayenin kâr oranları yükselir.
Bir kentin takımı ardı ardına başarısız sonuçlar alırsa ne olur? Taraftar olan işçinin durumu ne haldedir? Bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Bir antrenör eğer o kentin logosu, bir markası ve hatta taraftarları (işçiler) için birer idol olmuş futbolcuları ile iyi geçinemez, onları iyi motive edemezse başarısızlık kaçınılmazdır. Antrenör için de istifa kaçınılmazdır.
Napolyon, nicelik ve niteliği tanımlarken Mısır seferi ile ilgili olarak aşağı yukarı şöyle demiş: "Bir Memlûk askeri iki Fransız askerine bedeldi; iki Memlûk ile iki Fransız karşı karşıya gelince eşit güçte oluyorlardı; üç Memlûk ile üç Fransız karşı karşıya gelince Fransızlar üstün geliyordu." Bireysel yetenekle, takım olma yeteneği arasındaki farka işaret etmişti Napolyon.
Futbol, bireysel yeteneklere kendini gösterme ve gelişme olanağı sunmasına karşın bir takım oyunu olduğundan Napolyon'un işaret ettiği kural elbette bu alanda da geçerliydi. Örneğin Brezilyalı topçular her biri teknik olarak muhakkak ki çok üstünler, birer Memlûk askeri gibiler. Onların rakipleri, özellikle Avrupalılar Fransız askerlerine benziyorlar. Kolektif hareket ederek bütün o bireysel teknik geriliklerini dengeleyebiliyorlar.
Derler ki, bir zamanlar bir Bombacı Bekir varmış, bir şut çekmiş, mandayı devirmiş. Ya da Bir şut çekmiş ağları delmiş. Ah nerede o eski futbolcular! Bombacı Bekir bu gün yaşasaydı, muhtemelen mahalle takımlarında bile yer alamazdı.
Buna karşın futbol maçlarını seyredenler, eski maçları özlüyorlar. Zaten artık öyle çok gollü büyük farkların olduğu karşılaşmalar, spektaküler başarılar ve oyuncular pek çıkmıyor. Bu bir yanılsama mı? Pek değil. Bir istatistik yapma olanağı yok. Yine de eski ve yeni oyuncuların bir oyun boyunca ne kadar zaman ve kaç metre koştukları, ayaklarında ne kadar top tuttuğu, topla kaç kişiyi çalımladıkları, kaç pas verdikleri, kaç kere ayaklarındaki topu kaybettikleri, paslarının ne kadarının isabetli olduğu, kaç şut attıkları, şutların isabet oranı vs. üzerine istatistikler yapılsaydı, günümüz futbolcularının bütün bu oranlarda Bombacı Bekir'ler kuşağını çok geride bıraktıkları görülürdü. Öte yandan bu günün futbolcuları arasında da artık bu oranlarda büyük farklar bulunmuyor. Bu günün futbolcusu çok daha iyi çalım atabiliyor ama bu günün futbolcusu çalım yememeyi de daha iyi biliyor. Bu günün futbolcusu daha çok koşuyor ama karşı taraf da daha çok koşuyor. Yani, hiçbir gelişim kurallar aynı kaldığı sürece sonsuza kadar gitmez, belli sınırlara takılır.
Örneğin 100 metre yarışlarında bu açıkça görülüyor. Bir zamanlar 100 metreyi 9,9'da koşmak çok büyük bir başarıya imza atmaktı. Bu gün onlarca kısa koşucu (sprinter) var 100 metreyi 9.9'da koşan. Hatta 9.70'e gelindi galiba ve insan fizyolojisinin sınırlarına aşağı yukarı varılmış durumda. Bundan daha ötesi yok. Özel ayakkabılar, pistler veya özel bir mutasyon geçirmiş insanlar ortaya çıkıncaya kadar da bu sınırlar aşılamaz artık.
Bütün sporlarda eğilimin bu yönde olduğu söylenebilir, elbette futbolda da. Dolayısıyla bu durum büyük farkları ortadan kaldırıyor. Sonucu çok küçük farklar belirliyor demektir. Gelinen nokta eskisi kadar göz alıcı ve farklı sonuçlar neden yokun yanıtıdır. Futbol meraklılarının maçların eskisi kadar heyecanlı olmadığı, birbirine benzediği ve can sıktığı yönündeki sözleri aslında bu eğilimin bir ifadesi olarak görülebilir. Kaplanlar avlarını yakalamak için daha hızlı koşuyor, avlar da kaplanlardan daha hızlı kaçıyor. Ama verili koşullarda bu evrimin bir sınırı bulunuyor. Ne avlananlar ne de avcılar organik varlıklar olarak belli bir sınırdan daha hızlı koşamazlar. Yani oyun biter. Öyleyse ya oyunun kuralları değişmeli ya da futbolun varoşlar ve sermaye arasındaki yani işçi sınıfının sporu olan futbol ile sermaye arasındaki ilişkinin kaba iç içeliğinde, hiç değilse ülkemizde bir değişikliğin gerekliliği ortaya konmalıdır. Çünkü futbol, seçkinlerin sporu değildir. Fakat sermayenin denetimi altındadır. Antrenörler ise sahip oldukları temel spor disiplini bilgileri ile birer aristokrattırlar. Napolyon kuralındaki gibi birer Memlûklu kalan, Fransız (takım) olamayan timlerinin devamlı kayıplarında varoşların (işçilerin) önüne, arenalarda kaplanların önüne atılan birer av olmayı, yani istifa etmeyi tercih ederler. Oyun bitmiştir, sermayenin kuralı böyledir çünkü.
Size önümüzdeki futbol mevsiminde şu ya da bu takım açısından değil ama, genelde olacakları anlatmaya çalıştım. Yaşanacaklar bunlardan başka değil. Maddi olanakları fazla olan takımların zayıflar karşısındaki zaferi; Roma'da Sezarların başparmaklarını aşağı göstererek savaşı kaybeden gladyatörün ölüm fermanından başka şey değildir. Kahramanı öldürülen her kent elbette zarı zarı ağlayacak ve olaylar çıkacaktır. 15 gün sonra mı ne başlayacak olan futbol maçlarını eğer size verdiğim bu anahtar bilgilerle izlemek isterseniz, bilin ki zevk alamazsınız.
En iyisi bu yazıyı okumayın.
31.07.2007 11:10:10, Tankut Sözeri
Bu yazı 5265
kez okunmuştur.
Sitedeki yazılardan yazarların kendisi sorumludur; site yönetimi
yazılardan sorumlu tutulamaz.
Bursaspor için internet üzerinde hazırlanmış ilk
internet sitesi "Bursaspor. net" Grup ÇEYNÇ Tarafından
Hazırlanmaktadır...
Sitenin alt yapısı ve yazılımı Profornet tarafından
sağlanmaktadır.